Facebook
Sitemizde diğer kullanıcıların yazmış olduğu yazılardan kaynaklanan her hangi bir sorundan alemin sitesi sorumlu değildir.
[-]
Türkiyenin Bir Numaralı Forum Sitesi


[ Etiketler: elestiri | ornekleri ]
Yeni Yorum Gönder 
 
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
ELEŞTİRİ ÖRNEKLERİ
Yazar Konu
Bahar
Çevrimdışı

Moderatör
***
Moderatör

Yorum Sayısı: 2,088
Üyelik Tarihi: 23-06-2011
Rep Puanı: 1
Teşekkürler: 2
8 mesajına 8 tşk. edildi.
Yorum: #1
ELEŞTİRİ ÖRNEKLERİ
1-12 Eylül'den sonra, Atatürk'ün bizzat kendi parasıyla kurdurduğu Türk Dil Kurumu kapatıldı. Ya¬salar çiğnenerek hem de. Türk Dil Kurumu'nun yönetimi, dil devrimine karşı olanlara teslim edildi. Bu¬gün de bu durum sürmektedir. Böylece güzelim Türkçemizin yuvasına yabancı dillerin yumurtaları konuldu. Türkçe bilim dili değildir gibi saçma sapan tartışmalar başladı. Ve dilimizdeki aşırı-kirlenme, o günden bu güne bir çığ gibi büyümektedir.
Bizler konukseveriz ama yurdumuza, evimize gelen İngilizce, benim dilimi susturuyor, onu kova-maya çalışıyorsa, bütün satış yerlerinin, meydanların, otellerin, büyük binaların, işhanlarının, özel tele¬vizyonların, magazin dergilerinin adlarından benim güzelim Türkçem kovuluyorsa, bütün gücümüzle buna karşı çıkmamız gerekiyor. Yurduma gelen konuk elimizi dostça tutuyorsa, dilimize saygı gösteri¬yorsa, onu her zaman hoş karşılarız. Ama elimizi tutmuyor da, parmaklarımızı sıkarak kırmaya çalışı¬yorsa o el dost eli değildir.
Unutmayalım, diller ulusların gece gündüz yanan kandilleridir. Ülkeme gelenler benim kandilleri¬mi, sokak lambalarımı söndürüyorlarsa, benim anamdan atalarımdan öğrendiğim güzelim Türkçeme bir çeşit 'Soykırım' uyguluyorlarsa, onlara karşı savaşım vermemiz gerekmektedir.
Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır.
Ceyhun Atuf Kansu, bugünleri görmüş, ta 1966 yılında yazdığı bir şiirde şöyle diyor: "Haraç Me¬zat / Yaylalarımdan yarın oksijenimi satarsanız / Ve korkuyorum alfabemdeki ulusal besini / Türküleri¬mi sevincimin gezeneğini, / Ağlamak hakkımı bile ağıtlardan, / Bağımsızlık yelinin yolunu keserseniz/ Bir gün onurumun altın madenini verirseniz / Dağlarımı da satarak eloğluna, / Alın gidin o gün, hayrını görün demokrasinin" İmece Dergisi, sayı:65, Eylül 1966.
Osmanlılarda ve günümüzde kimi edebiyatçılar, birtakım söz oyunları ile sözü gerçek yaşamdan koparmaya çalıştılar. İçinde tane olmayan harmanı savurmaya benzer bu. Oysa bugün dünya çığırın¬dan çıkmıştır. Ülkemiz ve dünya insanlığı ABD emperyalizmi ile AB emperyalizminin ağır kuşatması altındadır. Ülkemizin çok büyük sorunları vardır. Çok büyük haksızlıklar ve kötülükler vardır. Biz yazar¬lar bütün bunları, yalnızca biçim ve sözcük oyunlarıyla, moda anlayışlarıyla halkımıza nasıl anlataca¬ğız? Sözcüklerin anlamını ve kan grubunu değiştirenleyiz.
Söz sanatını 'Salt anlatımdır' diyerek, onu özünden kopararak ölü sözcükler yığınına dönüştüre¬nleyiz. Kulağa hoş gelen, sık bir sözcük örgüsüyle ama özünde hiçbir şey olmayan şiirler, öyküler, romanlar yazılıyor günümüzde. Buna plastik anlatım ya da slikonlu anlatım da diyebiliriz. İçi boşaltılmış sözcüklerle kulağa hoş gelen ses dizimleriyle kalıcı bir sanat yapılamaz
Son yirmi beş yıldan beri dilimiz yüzsüzleştirilmeye başlandı. Dilimiz adeta hadım ediliyor. Günü¬müzde 'alıcıları hep batı'yı, batı dillerini çeken bir çeşit sömürge vatandaşı kimliğindeki kişiler, konuş¬maları ile yazıları arasına İngilizce sözcükleri serpiştirmeden kendini alıkoyamıyorlar. Bu kişiler etkili yerlerde oldukları için, toplumumuza çok kötü örnek olmaktadırlar. Son yıllarda dilimize o kadar ya¬bancı sözcük girdi ki sıradan bir kentin ana sokaklarındaki satış yerlerinin adlarına baktığımız zaman bunu kolayca anlayabiliriz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1926 yılında, 825 sayılı madde ile sınırladığı TÜRKÇE SATIŞ YERLERİNİN ADLARI ile ilgili yasa, Turgut Özal zamanında kanun hükmünde bir kararname ile orta¬dan kaldırıldı. O günden sonra da dilimiz yabancı sözcüklerin saldırısına uğradı. Sonuç olarak bir fut¬bol takımının oyuncu kadrosuna dönüştü dilimiz. Sahaya çıkan on bir kişinin yarısı yabancı futbolcu¬lardan oluşuyor çünkü. Dilimiz, kendi kültürlerinden, kendi coğrafyalarından utanan, ona sırt çevirenle¬rin alkışlandığı, parlatıldığı bir döneme girmiştir. Türkilizce melez bir dil oluşmuştur. Bu dille sanat ya¬pılabilir mi? Seyrani'nin ünlü deyişiyle "Eğri okla doğru nişan vurulabilir mi?"
Dilini yozlaştıranların önce kendilerini yozlaştırdıklarını burada apaçık söylemeliyim. Yazılı ve görsel basında Türkçe harfleri kendi ses uyumlarıyla değil, İngilizce ses uyumuyla okuyup söyleyerek, örneğin: "Er aş negatif kan aranıyor" diye duyuru yapıyorlar. Duyuru sözcüğüne "anons", gen sözcü¬ğüne "junior" diyorlar. Yıldız sözcüğüne "star", cankurtaran sözcüğüne "ambulans" diyorlar. Film gös¬terime girdi demek varken, "vizyona girdi" diyorlar. Dünya sözcüğü, "world"la yer değiştirdi. Hoşça kal sözcüğü "bye bye" oldu. Halkımız gökyüzüne sema değil, gökyüzü diyor. Aynı anlama gelen bir tele¬vizyon kanalının adı "sky". Yaşam demek varken "life", haber demek varken "haber portalı", yüksek, verimli çalışma demek varken "performans" diyorlar. Kendi ana dillerini ayaklar altına almak için adeta çıldırıyorlar. Bu bir aşağılık duygusunun, yabancı diller karşısında kendi ana dilini küçük görmenin göstergesi değilse nedir?
Tanıtıma "demo", sunucuya "spiker", gösteriye "show", gösteri yapana "showmen", radyo sunu¬cusuna "diskjokey", hanımefendiye "fırstlady", bakkala "market", torbaya "poşet", mağazaya "süper, gros market", ucuzluğa "damping", duyuru tahtasına "bilbord", sayı tablosunun adına "skorbord" diyor¬lar. Bilgi vermeye, bilgilendirmeye "brifing", bildiri sunmaya "deklarasyon", uğraşa "hoby", kentlerin girişine güzelim "Hoş geldiniz" yazmak varken "welcome", kent çıkışına yine İngilizce "goodbye", ko¬rumaya "bodygard", sanat ve meslek ustalarına "duayen", saygın kişiye "prestij sahibi", alanlara, mey¬danlara "platform", merkezlere "center", büyüğe "mega", küçüğe "mikro", sonuca "final", özleme "nos¬talji", iş hanlarına "plaza", sergiye "galeri, center room, show room", ana kentlere "mega kent", yolüstü aşevlerine "fast food", yemek çeşitlerine "menü", ödemeye ise "adisyon" diyorlar.
Sözlerimi ünlü şairlerimizden Cemal Süreya'nın bir sözü ile bitiriyorum. "Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır. Ama Türkçeden koparacaksın..."
Osman Şahin Türk Dili Dergisi sayı 115, Temmuz-Ağustos 2006
----------------
MONO LİSA GÜLÜŞÜ
Mona Lisa'nın Gülüşü Niçin Bu Kadar Özel?
Mona Lisa tablosunu herkes bilir. Bugüne kadar hiçbir tablo onun kadar taklit edilmedi. Tablodaki gizemin Mona Lisa'nın gülüşünde olduğu söylenir. Peki bu gülüş neden bu kadar ilgi çekici?
Paris'teki Louvre müzesinin bir salonunda kalın bir cam vitrinin arkasında sergilenen Mona Lisa tablosunu her yıl milyonlarca ziyaretçi büyük bir hayranlıkla izliyor. Aynı salonda en az bu tablo kadar hatta daha güzel eserler de sergilenmekte ama hiçbirinin önünde Mona Lisa'daki kadar büyük bir izdiham yaşanmıyor. '
Herkes kim olduğu bile bilinmeyen bir kadının resmini mümkün olduğu kadar yakından görebil¬mek için cam vitrinin önündeki ahşap engele kadar ulaşmak için büyük bir çaba harcıyor.
Evet, tablodaki kadının kimliği hala bir sır perdesinin ardında gizli. Kimi uzmanlar ressamın ken¬disini kadın kimliğiyle resmettiğini söylerken, kimileri da Vinci'nin hiçbir model kullanmadığını, bunun yerine hayalindeki bir kadını resmettiğini düşünür.
Bilindiği kadarıyla tablo 16.yy'da Mailand'da (Kuzey İtalya) yapılmış. Ressam, tabloyu ölümünden kısa bir süre önce kral Franz l'e sattığı için tablonun kimin tarafından sipariş edildiği bile bilinmemekte. Bir zamanlar Napolyon'un yatak odasını da süsleyen tablo, 20.yy'ın başından bu yana Paris'teki Louvre müzesinde sergilenmekte.

İlginin nedeni
Peki Mona Lisa tablosu niçin bu kadar ilgi çekmekte? Birçokları b.unu gizemli gülüşüne bağlıyor¬lar. Aslında dikkatli incelendiğinde gülüşün gerçek bir gülüş olmadığı görülmekte. Gizemli gülüş izleyi-cinin bakış açısına göre mutluluğu veya üzüncü yansıtır. Ressam bu etkiyi tabii ki bilerek yaratmıştır. Mona Lisa'nın dudaklarına ve ağız çevresine dikkatlice baktığınız zaman kenarlarının hiç de belirgin çizilmediğini görürsünüz.
Fakat Mona Lisa'nın diğer dikkat çekici bir özelliği de bakışları. İzleyici nereden bakarsa baksın, Mona Lisa sanki hep doğrudan doğruya onun gözlerinin içine bakıyor gibi duruyor.
Leonardo da Vinci, bilimsel deneyimlerini eserlerinde kullanan ender sanatçılardan biriydi. Eserle¬rinde özellikle de izleyicinin üzerindeki optik etkiye önem veren ve üçboyutlu görüntülere yaklaşmaya çalışan ressam, her sanatçının eserlerini kusursuz olarak yaratabilmesi için doğayı çok iyi bilmesi ge¬rektiğine inanırdı. .
Kim bilir belki de bu tabloyu bu kadar eşsiz kılan bilim ve sanatın buluşmasıydı.
----------------
TENKİT
Bizde tenkit olmadığını söylerler. Doğrudur: Gerçekten sanat sevgisi yok ki tenkit olsun. Yermele¬rin, hele övmelerin çoğu, sanatla ilişiği olmayan duygularla, düşüncelerle yazılıyor. Zevkine inandığınız birini görüyorsunuz, falanca için çok ağır hükümler veriyor, onun eserinin bütün kusurlarını bir bir gösteriyor, "Ağır söylüyor, ama doğru söylüyor," Diyorsunuz. Üç gün sonra bir gazetede bakıyorsunuz o falancanın eseri bir övülmüş, bir övülmüş... Altında da sizin zevk sahibi zatın imzası, Şaşırıyorsunuz. Anlatıyor; O falancanın eserini sevmezmiş, ama aralarında arkadaşlık varmış, hatırlarını saymalıymış, belki bir iyilik de bekliyormuş... Bunu yalnız tenkitçi diye tanınmış yazarlarımız İçin söylemiyorum, bütün şairlerimiz, yazarlarımız bu günahı işliyor,
"Onların söylediklerine bakma. Onlar tenkitçi değil, İstenmiş de öyle yazmışlar. Asıl tenkitçi doğ¬ruyu söylemeli" demeyin. Her sanat adamının bir tenkitçi olması gerekir. Beğenmediği eserlerin kusur¬larını göstermeli, onların değersizliğini bildirmelidir. Bir sanat adamının üzerine düşen iki İş vardır; Kendi eserini yaratmak bir, kendi sanatının gerçekten anlaşılması İçin gereken havayı hazırlamak iki. İkinci işten kaçınan sanat adamı, birinci İşini de yarım bırakıyor demektir. Şairsiniz, ressamsınız, ese¬rini gerçekten beğenmediğiniz, çirkin bulduğunuz bir kimse İle birlikte oluyor, dergi çıkarıyor, sergi açıyorsunuz. Böylece: "Onu beğenin, o da iyidir." demiş olmuyor musunuz? Artık; "Benim işim tenkit değil." diyemezsiniz. Birlikte çalışmakla, isteseniz de, istemeseniz de, onu da öne sürmüş olursunuz. Sizin sanatınızın da ancak onunki gibi anlaşılmasını önleyemezsiniz.
Bizde tenkit elbette yok. Tenkidi, tenkit ahlakını sanat adamları kendi kurar. Onlar sanatla ilişiği olmayan duygularla, düşüncelerle birbirini övdükçe, sanatlarını her şeyden de, kendi kendilerinden de daha üstün tutup yalandan kaçınmadıkça bizde tenkit olmayacaktır. Sanat adamında olmayan bir ah¬lakı tenkitçiden nasıl bekleyebiliriz?
Nurullah Ataç
(Cumhuriyet, 3 Ekim 1942)
-------------------------------
YANLIŞ KULLANILAN BAZI KELİMELER
25 yıldır Türk Dil Kurumu üyesiyim. Dilimizin güzelleşmesi, zengin-leşmesi, sadeleşmesi için yapılan olumlu çalışmaları takdirle karşılarım. Dilin, milletlerin hayatında, kültür, sanat ve edebiyatında çok önemli bir yeri olduğu kanaatindeyim. Uzun yıllardır şiirle uğraşan bir edebiyat eri olduğum ve şiirin kelimelerle yazıldığı fikrine katıldığım için kelimeler üze-rinde titizlikle durmayı bir görev sayıyorum.
Diline sevgi ve saygısı olan bir kişi olarak, dilimizin yozlaştırılması, abuk sabuk kelimeler türetilmesi, hiç bir ilmî kaynak ve dayanağı olma-yan bu uyduruk kelimelerin gazete, dergi, kitap ve TRT yayınlarında yalan yanlış ve zevksizce kullanılması dilin siyaset ve ideolojilere âlet edilmek istenmesi, dilini seven herkes gibi, beni de rahatsız ve tedirgin et¬mektedir.
Şimdi, TRT’nin Radyo ve Televizyon yayınlarında, gazete ve dergi-lerde, aydınlarımız ve halkımız arasında bazı kelimelerin yanlış kullanıl-dığını ve Türkçe halaları yapıldığını belirtmek istiyorum.
Önce "savunma" kelimesi üzerinde duracağım. Bu kelime TRT’nin radyo ve televizyon yayınlarında hemen her gün, hatta hazan günde bir kaç defa yanlış bir şekilde kullanılmaktadır.
Türk Dil Kurumu'nun "Türkçe Sözlük"ünde "savunmak" kelimesinin karşılığı "müdafaa etmek"tir. Radyo ve televizyon yayınlarında ise savun-mak kelimesi iddia etmek anlamında kullanılmaktadır. "Bay A. Bay C.'nin ekonomimizi kötü duruma soktuğunu savundu." "Bay O., Sayın E.'nin, Nazizim geliyor, Faşizm tırmanıyor, yaygaralarının dayanıksız ve yalan olduğunu savundu" "Bay N., erken seçim anahtarının Doğruluk Partisi'nin elinde olduğunu savundu" gibi cümlelere radyo ve televizyon yayınlarında sık sık rastlamaktayız. Ancak bu cümlelerde "iddia etti" ye¬rine kullanılan "savundu" kelimesi yanlış olarak kullanılmaktadır. Yukar¬da da belirttiğimiz gibi "savundu" kelimesi "müdafaa etti" kelimesinin karşılığıdır. Yakardaki cümlelerde "savundu" kelimesi yerine "öne sürdü", "ileri sürdü" kelimelerini kullanmak gerekir. O zaman cümleler doğru an¬laşılır ve sade bir Türkçe ile söylenmiş olur.
Gene televizyon ve radyo yayınlarında, bazı bankaların reklâm programlarında, yaşlı bir kadarı: "Kızım bizi de maaşa bağla." bir başkası "Bizi maaşa bağladı" deyip durmaktadır. Hâlbuki bu cümlelerin doğrusu "... Bankasınca bana maaş bağlandı." veya "... Bankası bize maaş bağla-dı." şeklinde olmalıdır. Radyo ve televizyonda sürüp giden bu hataların düzeltilmesini ilgililerden bekliyoruz.
Prof. Faruk Kadri Timurtaş da başka yazarlar da defalarca yazdı¬lar, ozan'la şair arasındaki farkı belirttiler. Ozan, şiirini sazı ile çalar ve söyler, şair ise şiirini yazarak sunar. Gel gör ki, bazı dergiler ve gazeteler, özellikle televizyon ve radyolar bu farkı bir türlü anlamıyor, anlamak iste-miyor. Şaire de ozan deyip duruyorlar. Bazı şairlerimiz de yeni ve ilerici görünmek hevesiyle olacak, kendilerine ozan denmesine ses çıkarmıyor, bu yanlış tâbiri kabulleniyorlar.
Kelimeler tek başına mütalâa edilmez, yaşamalarını tek başına sür-dürmezler. Kelimelerin müştakları vardır. Dilimizde bu müştakların yeri ve önemi büyüktür. Hâlbuki kelime türetenler çok kere bu hususu nazarı itibare almıyorlar. Böylece de türetilen yeni kelime kullanışsız, hatta ölü doğmuş oluyor. Meselâ "aşk" kelimesinin yerine "sevi" kelimesini koydu-lar. Sık sık da kullanıyorlar. Ama bu kelimenin müştakları hiç düşünül-memiş. "Aşk güzeldir" yerine "Sevi güzeldir" diyebiliriz. Ama "Âşık oldum". "Aşığa Bağdat sorulmaz." yerine ne diyeceğiz. Bunların karşılığı yok. Onun için böyle görevini yapamayan yarım yamalak kelimelerin üretilme¬sine lüzum görmüyoruz. Köylümüzün, kentlimizin bilip anladığı o canım "aşk" kelimesi varken "sevi'ye ne gerek var?
Bir de "eser" yerine "yapıt" kullanılır oldu. "Çapıtı" hatırlatan yapılışı ilmî dayanaktan yoksun bu sevimsiz kelimenin aklı başında edebiyatçı¬lar, yazarlar ve aydınlar tarafından kullanılmaması gerektiği kanaatinde¬yim.
"Sebep" yerine ortaya sürülen "neden" ise gerek anlam, gerek ahenk, gerek gramer bakımından "sebep'in yerini asla tutmamakta, dol-durmamaktadır. Dilini sevenlerin bu ve benzeri sevimsiz, sakat kelimele¬re itibar etmemeleri gerekiyor.
Birçok kimseler de "sayın" kelimesini cümlenin yanlış yerinde kul-lanıyorlar. Meselâ, "Devlet Deniz Yolları Genel Müdürü Sayın H. A." veya "Devlet Deniz Yolları Sayın Genel Müdürü H.A." diyecek yerde, "Sayın Devlet Deniz Yolları Genel Müdürlü H.A." denilmekte ve böylece, "sayın" sıfatı Devlet Deniz Yollarına yüklenmiş bulunmaktadır.
Son olarak "hürmet" karşılığı kullanılan "saygı" kelimesi üzerinde duracağım. Özellikle ses sanatçıları sahnelerde programlarının başında "Sayın dinleyicilerim hepinizi saygı ve hürmetle selâmlarım." deyip dur-maktadırlar. Bazı seçim konuşmalarında da aynı hatanın siyasetçiler ta-rafından yapıldığını zaman zaman görüyoruz, duyuyoruz.
Ufak bir gayret ve dikkatle bu yanlışlıklana düzeltilmesi mümkün¬dür. Dilini sevmesi ve bilmesi gereken herkesin bu gayreti göstermesini diliyoruz.
İlhan GEÇER
-------------------
“Kasımpatları”
Gençlik yıllarımızda ne çok okurduk John Steinbeck’i! Rasih Güran’ın çevirdiği “Bitmeyen Kavgayla Gazap Üzümleri” okumamış olmayı bağışlanamaz bir eksiklik sayardık. Vietnam savaşındaki tutumu soğutmuştu bizi Steinbeck’ten… ‘Biz’ derken, ilk iki cümlede 1940′ların ‘solcu gençlerini düşünüyorum; bu ‘solcu gençler’, üçüncü cümlede artık’orta yaşlı solcular’olmuşlardı.
Doğrusu, Steinbeck’in romanlarını okumayı düşünmüyorum artık; ama iki hikâyesi var ki zaman zaman özlüyorum onları, yeniden okuma isteği duyuyorum. Okuyorum da. Bunlardan birinin daha önce sözünü etmiştim: “Steinbeck’in ‘Kahvaltı’sı ile (Çehov’un) ‘Güzeller’(i) arasında bir ilişki zamanla: ‘Kahvaltı’daki hikâye kahramanı da o sabah kahvaltısını anımsadıkça içinde garip, ılık, tadına doyulmaz bir şeyler duyar. Neden bu iki hikâyeyi hep birlikte anımsıyorum diye düşünürken Nâzım’ın o ünlü oyunundaki birkaç sözcük gerekli açıklamayı getirdi: ‘Ferhad Usta! Ferhad Usta! Bu güzellik niçin mahzun eder seni, “Evet, hep hüzün”.
Steinbeck’in çok sevdiğim, zaman zaman yeniden okuma isteği duyacak kadar çok sevdiğim öteki hikâyesi ‘Kasımpatları’dır. Adam Yayıncılık’ın 1992 martında dördüncü baskısını yaptığı Steinbeck’ten seçme hikâyeler kitabı, bu hikâyenin adını taşıyor. Kitaba bu adı verdiğine göre, belli, hikâyeleri dilimize çeviren (Ne çeviri! Tek sözcükle nefis.) Memet Fuat da en çok bu hikâyeyi sevmiş. (‘Sabah Kahvaltısı’da bu kitaptaki hikâyelerden biri.)
‘Kasımpatları’ da, ‘Sabah Kahvaltısı’ gibi, Çehov’un ‘Güzeller’ adlı hikâyesi gibi, Nâzım’ın “Bu güzellik mahzun eder seni!” cümlesini anımsatan bir hikâye. Hikâyede yaratılan hava sarıp sarmalıyor sizi; Elisa’yı anlıyorsunuz: Ruhsal durumunu, özleyişlerini, dahası, kocasından bıkmışlığını, kocasına hiçbir zaman söyleyemeyeceği sözleri bir yabancıya söyleyebilmesini, o yabancıyla aynı duygularda buluşmak isteğini:

“Gece, karanlıkta, yıldızların uçları sivri sivri, sessizlik. Yükseliyor, yükseliyorsun. Yıldızlar bütün içine doluyor. Tıpkı öyle değil mi? Ilık, canlı, güzel.” Elisa, bir an tutamaz kendini: “Çömeldiği yerden adamın yağlı pantolonuna, bacaklarına doğru uzandı. Parmakları kumaşa değdi değecek. Birden eli toprağa düştü. Bir yavru köpek gibi büzüldü”.
Elisa, Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerinde, kocasıyla birlikte yaşıyor. Tekdüze bir yaşam. Elisa çiçeklerle uğraşıyor, kocası çiftlik işleriyle: “…ekin toplanmış, ambarlara doldurulmuş, beklenen yağmurlar iyice işlesin diye, meyvelikler sürülmüştü. Yamaçların yukarılarında dolaşan hayvanlar tüylenmeye başlamıştı.”
Bir gün, “garip hayvanların çektiği, garip bir araba”çıkagelir. “Sakalları uzamış iriyarı bir adam arabanın önüne oturmuş, hayvanları sürmekteydi.” Bir de “çadır bezi”ne yazılmış bir yazı: “Çanak, çömlek, bıçak, makas, çimen makineleri, Tamir edilir.”
Elisa’nın gözünden:”…kapı gibi bir adam. Saçı sakalı beyazlaşmaya başlamışsa da yaşlı görünmüyordu.”
Adamın bütün derdi, bir ‘tamir’ işi yapmak, ekmek parasını çıkarmaktır. Gerçekçidir. Bir tamir işi için (yoksa aç yatacaktır) yalan söylemeye hazırdır. Steinbeck ne güzel belirtir bunu… Adamın bir tamir işi koparabilmek için dört girişimi olmuş, Elisa dördünü de reddetmiştir: 1. “Hayır, hayır. Yok, hiçbir şey yok.” 2. “Yok. Benim makaslarımın hepsi keskindir.” 3. “Söyledim ya, bende tamir edilecek, bilenecek hiçbir şey yok.”4. “Ne yapayım. Bende tamir edilecek hiçbir şey yok.”
Ama adam kasımpatlarıyla ilgilenmeye başlayınca, ayaküstü bir hikâye uyduruverince, Elisa teslim olur: Hem kasımpatı filizlerini hazırlar, hem de -sonunda- “Evin arkasında, üst üste yığılmış maden kapların arasında, iki tane eski, delik deşik alüminyum tencere buldu. Onları getirip adam verdi. ‘İşte bunları tamir edebilirsin.”
Adam ayrılırken, Elisa’nın aklı hep kasımpatı filizlerindedir:”Eğer oraya (Adamın kasımpatı filizlerini götüreceğini yere) varman uzun sürerse, kumu ıslatmayı unutma.” der; adamın cevabı Elisa’nın her şeyi anlamasına yeter: “Kumu mu? hangi kumu? Ha, öyle ya! Kasımpatlarının kumunu demek istiyorsun. Elbette, elbette.” Kasımpatları da umurunda değildir adamın, kum da; her çeşit çiçeği olup da yalnızca kasımpatı olmayan bahçeyi de, bahçe sahibi kadını da, Elisa’yı yumuşatarak iş koparabilmek için uydurmuştur. (Elisa’nın da bu oyunun farkında ve içinde olduğunu iki sayfa sonra açıklar Steinbeck: “Kendi kendine üzüntüyle fısıldadı: ‘Onları pekâlâ yolun kıyısına atabilirdi. Bir zorluğu yoktu bu işin, hiç zorluğu yoktu, ama atmadı. Atamazdı o saksıyı. Başka hiçbir nedeni yok, atamayacağı için atmadı.”)
Tamircinin gelmesi, kasımpatlarına gösterdiği ilgi, arabasında sürdürdüğü yaşam; Elisa’nın kocasına evlilikleri boyunca söyleyemediği şeyleri bu yabancıya söyleyebilmesi, bu yabancıya duyduğu yakınlık, sonunda bir tamir işi uydurarak elli sent vermesi ve adamın arkasından söyledikleri: “Işıklı bir yol bu. Bir parıltı var orada.”… Bütün bunlar kadınlığını anımsatır Elisa’ya:”…Kurulanınca, yatak odasında aynanın önüne geçti, vücuduna baktı. Karnını içeri çekti, göğsünü ileri çıkardı. Döndü, omzunun üzerinden arkasına baktı.” Kocası Elisa’yı görünce “Vay, vay, vay, Elisa, çok hoşsun.” demek gereğini duyar. Bir erkek ilgisinin, özlenen bir yaşamın, çabalarının beğenilmesinin (kasımpatları) şavkı vurmuştur Elisa’nın yüzüne. (Kocasının boks maçlarına gitme önerisini reddeden Elisa’nın, tamirciyi “kapı gibi adam” gördükten sonra boks maçı sözü etmesi ilginç değil mi?) Elisa “Irmak boyunca uzanan yola” bakınca, söğüt ağaçları(nı), ıslak, sarı yapraklarıyla, kalın, külrengi sisin altında, güneş ışığından yapılmış ince bir kuşak gibi” gören bir kadındır.
Kocası ise, “Elisa çok hoşsun” deyince, Elisa’nın “Hoş mu? Hoş muyum? Ne demek istiyorsun?” sorusuna ancak “Dizinin üzerinde bir danayı bölecek kadar güçlü, sonra da oturup onu karpuz niyetine yiyecek kadar canlı görünüyorsun.” diye cevap verebilen bir… bir… birayıdır!
Hikâye, Elisa’nın, kocası görmesin diye, paltosunun yakasını kaldırarak sessiz sessiz ağlamasıyla sona erer. ‘Kasımpatları’, bir hikâye başyapıtı bence. Ruhsal durumların sadece diyaloglarla ve hareketlerle verildiği, işlevsel olmayan tek konuşmanın, tek hareketin bulunmadığı, böylesine ustaca kurulmuş çok az hikâye anımsıyorum. Steinbeck düz, sade bir anlatımla ‘yazınsal dil‘e örnek gösterilebilecek bir hikâye yazmış: Söylemek istediklerini açıkça söylemiyor, söylenenlerden siz çıkarıyorsunuz bunları.
Kasımpatları’, edebiyat derslerinde üzerinde çalışılacak örnek bir hikâye.
Muallim NACİ
-------------------------------------
Asık Suratlar ve Toplumun Gelişimi

Sosyolog değilim, profesör değilim, bir üniversiteden doktora da almadım ama toplumun ne durumda olduğunu az çok anlıyorum insanların sokaklardaki asık suratlarının sebeplerini az çok biliyorum, T.C. vatandaşlığının bir avantaj olması gerektiğini düşünenlerden birisiyim ama mağlesef böyle bir ortamın olmadını ve olmasının zor bir ihtimal olduğunu görüyorum, politik ve toplum üzerindeki sosyolojik uygulamalar bunun kanıtıdır.
T.C. topraklarında yaşayan insanların kafaları karışık genel itibariyle bir dargınlık, küskünlük var insanların üzerinde, bunun sizde farkındasınız; yolda yürürken insanların asık suratları gözünüze ilişmiş olmalı, hatta bazı arkadaşlarınıza espri yapmanıza rağmen gülmemeleri dikkatinizi çekmiştir, TV açtığınızda karşınıza gelen iğrenç görüntülerden tiksinti duymuşsunuzdur.Biraz düşünülürse hepimiz bunların az çok farkındayız değil mi?

Bir milletin kafasını karıştırmak istiyorsanız onların kültürleriyle oynayın, hassas konulardaki fikirlerin zıt yönlerini gündemde tutun, ülkeye tehdit oluşturabilecek odakları harekete geçirin, sosyal bunalımlar için saçma sapan TV dizileriyle milyonları ekranlara bağlayın !! Biraz daha uğraşırsanız milletin nihayetinde koca bir toplumun kafasını karıştırır ve bir uçuruma doğru sürüklersiniz.
DUR diyecek birisinin olamaması ne kadar kötü bir durum değil mi?

T.C. kurucusu Sn. M. Kemal ATATÜRK’ün kemikleri sızlıyordur. Nereden Nereye ….?

Bu milletin geleceğini bizler yani gençler oluşturacak ise gençliğin beynini uyuşturmanın ne alemi var ?

Eğer yönetim ilerde bizlere geçecekse Allah korusun derim şu anki gençliğin elinde bir yönetimin olmasını istemem, çünkü bu gençlik manevi ve kültürel değerlere saygı duymayan bir gençlik olarak gelişiyor, eğer ki iktidara bu gençlik benim tabirimle kayıp gençlik gelirse ya Milletini, Ya Toprağını satar !!
.

.
-----------------------

Biraz Daha Hakikat

"Dekadanlar" makalesini yazan zat: "Bizde birtakım genç edipler var, bunlar lisanı berbat ediyorlar, yazdıklarından bir şey anlaşılmıyor, bunlara 'Dekadan' denir, Çünkü Fransa'da böyle bir meslek-i edebî (edebî akım) mürevviçleri (yürütücü¬leri) vardır ki yazdıkları anlaşılmaz ve onlara 'Dekadan' derler; işte bizde yeni peyda olan (çıkan) bu edipler de 'Deka¬dan'dır, meslekleri 'Dekadanlık'tır." diyordu. Yani bizde "De¬kadanlık" mesleğinin mevcudiyeti (varlığı) bir isnat suretiyle (suçlama şeklinde) meydana çıkmış oluyordu.

Ahmet Mithat Efendi Hazret¬lerinin "Dekadanlar isnadı¬na (suçlamasına) mukabe¬lede bulunan (karşılık ve¬ren) oldu mu? Dekadanlık iyidir, Mithat Efendi şu nok¬talarda yanılmıştır" gibi ce¬vaplar veren bulundu mu?

Hayır. Bilâkis, hiç kimse "Dekadanlık" üzerine almadı, red¬detti. Bu ispat ediyor ki, vehmolunan (sanılan) "Dekadanlık" bizde yoktu.

Artık şu bî-mânâ (anlamsız) "Dekadan" sözünü bırakalım da daha muvafık (uygun) bir tabir ile (terimle) "Servet-i Fünûn Edebiyatı"ndan bahsedelim. Çünkü bu yanlış "Dekadan" sö¬züyle "Servet-i Fünûn"a yazı yazanlar ve yazdıkları şeyler kasdolunuyordu.
"Dekadan", Fransa'da, Sembolizm'in yayıldığı sırada, onları kötülemek, eleştirmek, onlarla alay etmek için söylenmiş "geri¬ci" anlamına gelen bir sözdü.
Hüseyin Cahit Yalçın
28-02-2012 03:38
kullanıcının tüm mesajlarını bul Alıntı ile Cevapla
[ Etiketler: elestiri | ornekleri ]
Yeni Yorum Gönder 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Rubai örnekleri Bahar 0 108 30-09-2013 01:36
Son Yorum: Bahar
  gazel örnekleri acıklamaları ile birlikte Bahar 1 1,833 28-05-2013 08:57
Son Yorum: Bahar
  MURABBA ve MURABBA ÖRNEKLERİ Bahar 0 1,778 28-05-2013 08:01
Son Yorum: Bahar
  Hiciv Nedir? Hiciv Örnekleri Bahar 2 994 28-05-2013 07:50
Son Yorum: Bahar
  Nef’i Den Gazel Örnekleri Türkçeleri ile birlikte Bahar 2 331 28-05-2013 07:31
Son Yorum: Bahar

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi

İletişim | Türkiyenin En Güncel Forumu | Yukarı Git | İçeriğe Git | Arşiv | RSS Beslemesi

Sitemizdeki Online Kişi Sayısı: